Öğrenmeyi Öğrenmek, İnceleme ve Notlarım

Okuduğum klasiklerin, hikayelerin, kısa romanların ardından farklı bir tür olarak sürekli takip etmesem de ara ara videolarına denk gelip izlediğim Altay Cem Meriç‘in Öğrenmeyi Öğrenmek adlı kitabını okudum. Bu yazıda kitabı okurken aldığım notlar ve bu notlar üzerine izlenimlerimi ve kendi tecrübelerimi yazdım.

Kitap altı bölüme ayrılmış ve her bölümdeki konu başlıkları ayrı birer blog yazısı gibi. Kısa ama etkili, oldukça basit ama sıkmayan nitelikte. Az önceki paragrafta yaptığım gibi kitabın önsözünde betimlemeler ve örneklerle kitapta nelerle karşılacağımız konusunda bilgi verilmiş.

Kısa geçen birinci bölümün ardından kitabın ikinci bölümünde yazar çocuk yetiştirmenin, aile kurmanın ilme engel olmayacağını aksine artıracağını savunmuş. Buna dair kendi hayatından verdiği örnekler harika. Büyük bir adam olmak için tasvir edilen özelliklerden bilgi, zaman ve gayret üçlüsüne yazar müşahade özelliğini de eklemiş. Bu kelimeyi de detaylarıyla kitabın ilerleyen bölümlerinde anlattıklarıyla ilişkilendirerek ve örneklendirerek detaylandırmış. Bu kavramın yanında “slogan”ın basmakalıplığı ile insanı esir etmesi örnek gösterilmiş.

Üçüncü bölümü nasıl okuyup nasıl anlamamız gerekeceğini ve kendi cümlelerini/tecrübelerini diğer cümlelerden nasıl ayıracağımız hakkında bilgiler vermiş. Klasik eserler ve ikincil kaynaklar arasında dikkat edilmesi gerekenler hakkında okuduklarımdan basitçe düşünerek fikir sahibi olabildim. Anlatım tarzı örneklerle desteklendiği için gayet anlaşılır ve fikir oluşturabilir düzeyde. Güvenilir bilgiye ulaşmak için zaman kaybetmemek adına ikincil kaynakları -bu kaynaklardan klasik eserler etrafında oluşmuş habitat diye bahsetmiş ki bu çok yerinde bir açıklama- okumak sonraya bırakılır tavsiyesi verilmiş. Okunabilir ikincil kaynakların ise klasikleşme potansiyeli olan eserler olarak ayrıştırılması sonraki bölümler için merak uyandırdı. Az çok bir şeyler araştırmışsanız duyduğunuz iki kavram dikey ve yatay öğrenme hakkındaki tecrübeleri ve halk kanadındaki örneklerine değinmiş.

Klasik eserlerdeki tercüme edilen eser sayısının azlığından ve Arapça bilmeyenlerin klasik eserlere ulaşamadığından yakınılmış ve özeleştiri gelmiş. Burada çok haklı. Ne kitapların çevirisi yapılıyor ama klasik eserlerde bu konuda gerçekten eksiğiz. Gramer ağırlıklı dil geliştirmenin zaman kaybı ve amaçsız olduğunu bunun yerine hoşa giden bir metnin öğrenilmek istenen bir dilde okunmasını tavsiye etmiş. Bu çok kafama yattı. En kısa zamanda deneyeceğim.

Çapraz okuma konusunda benim de sevdiğim gibi her alanda okumayı tavsiye etmiş yazar. İlk defa gördüğüm hadis geleneğindeki müthiş bir sözle de bunu belgelemiş: “Yazarken topla, rivayet ederken araştır.”1 Bu konuyu kendi açımdan düşündüğümde aslında yaptığıma yakınmış. Bir konu hakkında rehber tarzı içerik yazacaksam o konuyu öğrenirken okuduğum içerikten daha fazla içerik okurken buluyorum kendimi. Konuyla alakalı gibi geldi şimdi ama olmaya da bilir.

Yazar okuma sırası ile ilgili sevip yapılan her iş güzeldir manasında benim de hemfikir olduğum çoğu şeyi sıralamış.

Normalde not alarak kitap okumam hatta altını bile çizmem ama bu kitapta bu alışkanlıktan birdenbire vazgeçtim ve kendimi satırların altını çizerken ve kenarlarına not alırken buldum. Yazarın da kitap okurken nasıl not aldığına dair paylaştığı tecrübeler gerçekten değerli bir hal aldı benim için.

Kitabın dördüncü bölümünde yazar anlattıklarını okuduktan sonra anlayabileceğimiz konulara değinmiş. Zaman yönetimi ve zaman kaybettiren şeyleri okurken kendi yaşadığım tecrübeler gözümün önünde geçti. Hemen bu tecrübelerimi oturup bir çırpıda yazıp blogda paylaşmak istedim. Ama bunun olmaması gereken bir şey olduğu ve biraz pişip üzerine düşünüp öyle paylaşmanın daha etkili ve uygun olacağını düşündüm ki yazarın da ilerleyen satırlarda benimle aynı fikirde olduğunu fark etmek beni mutlu etti.

İnternet ve sosyal medya konusunda yaklaşımlarımız pek farklı değil.

İrade terbiyesi ile çalışma azmindeki birliktelik ve konuyu kendi çalışma ortamına atıfta bulunarak anlatmasıyla aslında aradığım soruların cevabını buldum. Çocuklu yaşamak ile çocuksuz yaşamak arasında pek çok farklar var ve bunlardan en önemlisi de aslında az önce bahsettiğim iki kavram. Yine yazarın buradaki kendi tecrübeleri benim için çok kıymetli.

Birden fazla kitap okurken ağır eser/hafif eser ayrımı yapmış. Bu ayrımı ben filmler için yapıyordum. Örneğin uzun soluklu kafa yoran bir Nolan filmi gibi filmleri akşam izlemem. Kafa yorgundur ve uyuma ihtimalim vardır. Ama bir Jason Statham, Gerard Butler veya Jackie Chan akşam izlenebilir. Korku filmlerini bu sınıflandırmalardan hariç güneş batmamışken izlerim. Yoksa filmi izlerken korkmasam bile kalan zamanda film beni arkamdan takip eder. Konuyu dağıtmadan, yazar okumalarını sabah namazından sonra kimsenin onu aramadığı herkesin uyuduğu vakitte daha etkili yaptığını söylemiş. Benim bu tarz bir zaman yönetimi (kitap okuma olmasa da) aklımda olan bir fikirdi. Ancak bu şekilde zaman tayini yaptığımda öğlen vakti fena bir uyku bastırıyor ki o vakit dersim varsa büyük sıkıntı. Bu işi çözersem hayat kalitemin de artacağının farkındayım ama hiç cesaret edemedim şimdiye kadar hep erteledim. Aslında göreve ilk başladığım zamanlarda bir gün akşam 10’da yatıp 6’da uykumu tam anlamıyla almış şekilde kalkmıştım. Bu yöntemi bu şekilde yapabilirim. Erken yatarsam sabah namazından sonra uyumadığımda öğlen vaktinde uykum gelmeyebilir. En kısa zamanda bir tatil gününde bunu deneyeceğim bakalım.

Sayfa hedefi yerine süre hedefi konulması daha mantıklı gelmiş yazarın nazarında. Bu hedefi tamamlayınca okuyan için ödül hafif kitaplar olabilirmiş. Bu satırları okurken şunu fark ettim ki ben okuduktan sonra bir yazı yazmazsam kendimi ödüllendirmiş hissetmiyorum. Aslında sıcağı sıcağına yazmak araya bir şeylerin girip okuduklarımı/notlarımı unutmamı engelliyor. Bu yazı işi bittikten sonra kafam rahatlamış oluyor ve akabinde kahvemi rahatça yudumlayabiliyorum. Sanırım artık böyle hissetmeyeceğim. Çünkü bu kitap için aldığım notlardan dolayı geri dönüp baktığımda her şey aklıma geliyor. Gelmeyen de nota baktığımda geliyor.

Beşinci bölüme geçerken neredeyse sayfa numaralarına hiç bakmadığımı fark ettim. Bu da demek oluyor ki kitabı ziyadesiyle sevmişim. Yazar, okul okuyanların ticaret ve entelektüel faaliyetler gibi iki alandan mahrum kaldığını savunmuş. Çalışma (uğraş) alanı olarak evreni böylesine sade ve kapsayıcı şekilde betimlemesi muazzam. Onun yanında eğitim sistemi için sürekli, simülasyon kavramını kullanmış. Bu da hemen aklıma Truman Show filmini getirdi ki ilerleyen satırlarda çoğu sahnesi gözümün önünde geçmedi değil. Bir öğretmen olarak eğitim sistemi için neden böyle bir tabir kullandığını anlayabiliyorum. Zaten o da çeşitli örneklerle bunun nedenini açıklamış. Bu tabirin aslında bir zorunluluktan doğduğu anlaşılıyor. Yani eninde sonunda “Başka türlü yapılamazdı”ya geliyor iş.

Ana sınıfına bir hafta gidip okuldan kaçma girişiminde bulunan ben şu an öğretmenim ve hala da okumaya devam ediyorum. Bu açıdan dönüp baktığımda hep yüzümde bir gülümseme belirir. Genelde anılarda bu tip geri dönüşler yapıldığında eğitim hayatında kaç sene geçirildiği hesaplanır. Yazar bunu 16-18 yıl olarak hesaplamış ve bu zamanın ticaret ve entelektüel faaliyet dışında geçirildiği için “heba” edilmiş olduğunu öne sürmüş. Öğrencilerin bu zamandan kalan boşluğu da oyun, eğlence, video izleme, bahis oynama vb. ile yok ettiğini belirtmiş. Aslında bu çok doğru. Öğrencilerin çoğu okulda ve dışarıda olmadıkları vakit evlerindeki vakti ekran başında harcıyorlar. Dışarıda oldukları vakit de genelde kafelerde lakırdı ile geçiyor. Kafelere gidemeyenler de parklarda. Burada arkadaş çevresi de çok önemli. İlerleyen satılarda vakit kullanımı ile ilgili bu görüşünü ciddi örneklerle desteklemiş. İşittiğim bir anıda öğretmenin birisi okul için “Gençlerin hangi zaman diliminde nerede olduğunu bilmemizi sağlayan kurumlardır.” şeklinde açıklama yapmış. Evet okulun bir amacı da bu gibi. O sırada orada olmasalar kim bilir nerede olacaklar? Yazar bu bahsettiğim örneği sosyalleşme kısmı ile örneklendirmiş. Bu simülasyondan zeki ve çalışkan olduğu için kurtulanlar da devlet ya da tüccar (özel sektör) tarafından istihdam edilen memur ya da işçi oluyor. Yani bu satırları okuyan bir öğrenciyseniz ümitsizliğe kapılmanıza gerek yok.

Yazar; simülasyondan, eğitim sisteminden bahsederken önceki bölümlerde de öğrenmeyle ilgili olarak sıkça zikrettiği müşahadeyi eğitimin merkezine almak gerektiğini savunduğunu anladım. Ancak belli bir süreye belli bir öğrenmenin yeterli yetkinlik düzeyine ulaştıramayacak süre zarfında sunulmasını zorunluğu kıldığından müfredatın bunu engellediğini belirtiyor.

Geçmişe dönüp baktığımda en çok hoşuma giden ve mutlu olduğum dolayısıyla bundan sebep hatrımda kalan dersler Bilgisayar, Ev Ekonomisi, Teknoloji ve Tasarım ve Fen Bilgisi dersinin laboratuvarda işlediğimiz dersleriydi.

Bu da yazarın görüşünü destekleyen bir anım olarak burada kalsın.

Çoğu zaman ekonomik sebeplerden dolayı okumak kendini kurtarmakla eş değer görülüyor. Yazar da bu durumun kimsenin suçu olmadığını belirtirken eğitim sirkülasyonu nazarında sosyal sınıflar arasında bir alttan bir üste çıkmanın en risksiz yolunun da bu olduğu kanaatinde. Kendi meslek seçimimi düşündüğümde öğretmenliği tercih sebeplerimin yazarın açıklamalarıyla uyumlu olduğunu fark ettim. Şöyle ki; öğretmenlik mesleği size üst düzey değilse de belli bir düzeyde ekonomik bağımsızlık kazandırır. “Boş vakit” bolca vardır ve mizacınıza göre bu çok efektif de kullanılabilir, “heba” da edilebilir. Çalışma arkadaşlarınızın entelektüel seviyesi ortalamadan biraz yüksek olur bazı istisnalar dışında. Dolayısıyla örgün eğitimi yabana atmamak gerek. Yazar da örgün eğitimin “kötü” olmadığını vurgulayarak dışsal motivasyonun ebeveynler tarafından verilmesinin daha doğru olduğunu ve tüm bu anlatılanları bilerek bir çocuk yetiştirmenin daha etkili olacağını belirtmiş.

Öğrenmeyi öğrenmenin kişisel gayretle olan ilişkisi ile de çokça örneğe yer verilmiş yazar tarafından. Kitabın sonuna doğru akademi bölümüne kendisinin de yaptığı uyarılarla biraz daha ağır bir dille girmiş ki gerçekten öyle. Birkaç satırı tekrar tekrar okumam ve bazı kelimeleri araştırmam gerekti. Yazarın bu bölümde hoşuma giden benzetmelerini okuyunca not ettim. Örneğin; Polimat, Hezarfen kelimelerinden bahsederken insan zihninin çıktı veren bir bilgisayar gibi olduğunu belirtiyor. Bu benzetmede Polimat/Hezarfen vasıflı insanların renkli çıktı verirken akademinin genel olarak tüzel bir kişilik olduğunu bundan dolayı da tüzel kişiliklerin zihni olmadığını ve tek renk çıktı verebildiklerini söylüyor. Bunu da akademideki insanların dikey çalışmalarına bağlıyorum. İlerleyen satılarda yazar akademideki dikey çalışmaların da gerekli olduğunu ve çok hoşuma giden bir cümleyle noktalayarak

“Toplumun (entelektüel sahada) en üst seviyesinin akademik algının ezmediği hezarfenlere sahip olmak.”2

olduğunu belirtiyor.

Altıncı ve son bölümde ilmin asıl amacı, ne uğurda yapılacağı ve insan ömrünün değeri ile ilgili hadisler kaynak gösterilerek yazar da son görüşlerini belirtmiş ve iyi dilek, temenniler ile kitabı noktalamış.

Açık konuşmak gerekirse, bu kitap bana kitap seçerken, zamanı yönetirken; aile, iş, hobi, kaliteli zaman arasında efektif seçim yaparken, blog yazarken, insanları tahlil ederken kullanabileceğim ufak ama kullanışlı ipuçları verdi.

  1. Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 1/113-115. ↩︎
  2. Altay Cem Meriç, Öğrenmeyi Öğrenmek, İstanbul, Tin Yayınları, s. 132. ↩︎

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir