Sonunda o sürekli okumayı ertelediğim, sürekli önüme çıkan engellerden dolayı ertelediğim Araba Sevdası’nı okudum. Biraz da Türk Klasiklerinden okumaya devam ettiğim bu süreçte Sergüzeşt’ten sonraki eseri Araba Sevdası olarak belirledim. Tanzimat döneminin en önemli aydınlarından kabul edilen Recaizade Mahmut Ekrem’in bu eseri, Türk edebiyatında ilk realist roman denemesi olarak kabul ediliyor. Bu unvanın getirdiği merak ve beklentiyle sayfaları çevirmeye başladığımda sanki günümüzün popüler bir Türk dizisinin senaryosunu okuyormuş hissine kapıldım.
Bilirsiniz o hikayeleri; Boğaz’a nazır yalılarda yaşayan, babadan kalma bir servetin üzerinde oturan, hayatı lüks arabalardan, şık kıyafetlerden ve boş meşgalelerden kafasını kaldıramayan zengin bir genç adam ve bir anda karşısına çıkan, güzelliğiyle onu büyüleyen, ulaşılmaz görünen bir kadın. İşte romanımızın başkahramanı Bihruz Bey, tam da bu klişenin 19. yüzyıldaki vücut bulmuş hali gibiydi. Çamlıca tepelerinde lüks faytonuyla (arabasıyla) süzülürken gördüğü sarışın, güzel Periveş Hanım’a ilk görüşte tutulmasıyla başlayan bu “sevda” beni başta hikayenin içine çekse de, çok geçmeden derin bir hayal kırıklığına sürükledi.
Hikaye ilerledikçe, zengin oğlan-fakir kız temasından çok daha farklı bir zeminde olduğumu anladım. Aslında yazar bize bir aşk hikayesi anlatmıyor; bize Bihruz Bey üzerinden bir dönemin, bir dönemini karikatürünü çiziyor. Bihruz Bey, babasından kalan mirası sefa içinde tüketen, çalışmaktan ve üretmekten aciz, tek derdi Avrupa soylularına özenmek olan bir “alafranga züppe” resmedilmiş. Evet aynen böyle yazılmıştı kitapta da.
İşte tam bu noktada kitaptan soğumaya başladığımı itiraf etmeliyim. Çünkü Bihruz Bey’in hayata karşı sığ duruşu, cahilliği ve yapmacıklığı bir yerden sonra yorucu bir hal almaya başladı. Onun Periveş Hanım’ın peşinden koşması ve sürekli kendini Fransızca kelimelerin içinde boğması oldukça komik durumlara sürüklemişti Bihruz Bey’i. Yazarın amacı da tam olarak buydu sanırım: Batılılaşmayı yalnızca kılık kıyafet, lüks tüketim ve yarım yamalak öğrenilmiş bir dil olarak anlayan zihniyetle alay etmek.
Kitabı okurken verdiğim en büyük mücadelem ise kesinlikle dili oldu. Romanın orijinal metninde olağanüstü sayıda Fransızca kelime, tamlama ve hatta cümle bulunduğunu fark ettim. Kitabı alırken bu durumu öngörerek özellikle günümüz Türkçesine uyarlanmış, bol dipnotlu bir baskıyı tercih ettim. Düşüncem, en azından metni anlayarak ilerlemekti. Fakat bu tercihim, okuma deneyimimi bambaşka bir zorluğa soktu. Her paragrafta en az üç dört kez sayfadan ayrılıp dipnotlara bakmak, metnin akıcılığını biraz baltaladı. Cümlenin ortasında durup bir kelimenin anlamına bakarken hikayeden koptum, karakterin o anki ruh halini kaçırdım. Fransızcadan bozma, “alafranga” kelimelerin Bihruz’un ağzında ne kadar komik ve eğreti durduğunu hayal etmeye çalışsam da, sürekli dipnotlar arasında mekik dokumak, bu edebi ironiyi yaşamama engel oldu.
Roman, aslında Bihruz’un trajedisi üzerinden, Tanzimat sonrası Osmanlı toplumunun yaşadığı kimlik bunalımını, köksüzleşmeyi ve “yanlış Batılılaşma” sorununu masaya yatırıyor. Bu yönüyle Araba Sevdası, bir aşk romanı olmaktan çıkıp güçlü bir toplumsal eleştiri metnine dönüşüyor.
Araba Sevdası ile olan yolculuğum, inişli çıkışlı ve bolca hayal kırıklığıyla dolu oldu. Başlangıçta basit bir aşk hikayesi sandığım roman, derin bir toplumsal karmaşaya dönüştü.
Araba sevdası, sizi eğlendirmekten çok düşündüren, keyif vermekten çok rahatsız eden, ama günün sonunda edebi ve tarihsel önemi asla hatrı sayılır bir temel taşı. Tıpkı Bihruz Bey’in o meşhur arabası gibi; dışarıdan parlak ve cafcaflı görünse de, sizi aslında bir toplumun engebeli ve çamurlu yollarında sarsıntılı bir yolculuğa çıkaran bir eser.


Bir yanıt yazın