Döndüm dolaştım, kendimi yine Gogol okurken buldum. Kardeşime hediye aldığım Burun kitabının yanında Bir Delinin Hatıra Defteri kitabını da almıştım. İçinde Portre hikayesi olduğundan tercih ettim. Portre, Gogol’un en ünlü hikayelerinden birisi.
Kitabın ilk kısmında Bir Delinin Hatıra Defteri hikayesi vardı ve olağanüstü sıkıcı ve benim açımdan birbirinden bağımsız konulardan bahseden mektuplardan oluşuyordu. Bu nedenle kitabı elime pek alamadım. Ancak Portre kısmında geçtiğimde iki günde kitabı bitirdim.
Şöyle ki Gogol’un sevdiğim özelliklerinden biri konuya çabucak girmesi ve etrafla fazla ilgilenmemesi, özellikle hikayenin başlangıç kısımlarında. Böylesi bir girizgah ile hemen size o büyüyü atıyor; merak ve heyecan duygusuyla kitap elinize yapışıyor. Portre hikayesini okumaya başlamadan önce herhangi bir ön okuma yapmadım; herhangi bir yorum incelemedim. Böylesi hem kitaplar hem de filmler için içindeki gizemi ve heyecanı korumaya yardımcı oluyor.
Hikayeyi okumaya başlarken sıradan bir hikaye okuyacakmışım gibi başladım ama Gogol yine anlattığı hikayeye bir gizem; bir efsane katmayı başarmış. Bunu da işini ilk defa yapmadığı belli olan bir usta gibi yapmış. Okumaya devam ettikçe Portre’nin neden Gogol’un en iyi hikayeleri arasında yerini aldığını anladım. Karakterimizin hikayenin ana konusu olan portreyi seçerken büründüğü ruh hali ve seçim anındaki boş vermişliği hikayenin rotasını çizen bir kalem gibiydi adeta. Ressamın portre ile geçirdiği ilk geceyi okurken sanki bir korku filmi izler gibiydim. Mekanın tasviri, karakterin yaşadığı dehşet ve o tüm yakınlaşmalar zihnimde patlayan bir yanardağ gibiydi. Akan lavlar zihnimin derinliklerini ateşe attıkça daha da heyecanlandım ve okumaya devam ettim.
Sonrasında olanlar ise psikolojik-gerilim türüne dönüşerek ilerledi. Fractured filminde karakterin hastane koridorunda kendini kaybetmesi, kendi kendine uydurduğu hayallerine gerçekmiş gibi inanması ve onun uğrunda her şeyi yapması gibi Portre’de de ressam, satın aldığı bu portre ile geçirdiği zaman boyunca kendini tanıyamaz hale geliyordu. Buna sebep olan şeyler ve sebep olma şeklini yansıtma biçimi yazarın en büyük hünerlerinden olduğu apaçık ortada.
Tüm bunlar gerçekleşirken bir şekilde ansızın boşluğa düştüm ve hikayenin kalan kısmına -ikinci bölüme- geçtim. Bu kısım soluksuz izlediğim bir filmin müthiş bir sonla bitip kafada soru işaretleri bıraktıktan sonra devam filminin vizyona girmesi gibi bir şeydi.
Çünkü, o başından beri merak ettiğimiz Portre’nin hikayesini, ona bakanların; onunla aynı yeri paylaşanların başına gelenlerin sebebini anlayabiliyoruz. Hikayenin bu kısmı da bana Büyük Hazine 2 filminin giriş sahnesini hatırlattı. Ama bu bir konferansta değil bir açık artırma oturumunda gerçekleşiyor. Salondaki herkes gibi biz de anlatıcının anlattığı hikaye ile Portrenin hikayesini dinliyoruz.
Bu hikayeyi iyi ki okumuşum. Okumaktan keyif aldığım bu büyüleyici kitap ile Nikolay Gogol’un eserlerine biraz daha bağlandığımı hissediyorum. Böyle giderse her eserini okuyup noktalayacağım sanırım…




