Erich Serno’nun Gözünden Osmanlı Hava Gücü

3 dakika

okuma süresi

Erich Serno Osmanlı Hava Gücü

Birinci Dünya Savaşı’nda Hava Gücü Komutanının Raporu

Tarihe olan ilgim zaten vardı ama çoğu zaman bu tür kitapların sıkıcı olduğunu düşünüp yarıda bıraktım ya da hiç okumaya bile başlamadım. Birinci Dünya Savaşı’na dair çok film izledim. Hollywood sağ olsun yaptıkları her savaşı biliyoruz. Ancak Osmanlı cephesindeki hava harekâtı ile ilgili bırakın kitap okumayı film dahi izlememiştim. Bazı belgesel yapımları görmüştüm; ama hepsini izlemiş değilim.

Erich Serno’nun Osmanlı Hava Gücü: Birinci Dünya Savaşı’nda Hava Gücü Komutanının Raporu kitabını kardeşim bir fuarda görüp bana göndermişti. “Al” dedim. Belki bir gün açıp okurum düşüncesiyle. Kitap elime ulaştığında açıp baktım. Bazı sayfalarda kitabın metninden fazla dipnot vardı. Resimlerle desteklenmiş olması hoşuma gitti. Ancak dipnotlarla birlikte mi okuyacaktım yoksa sadece metni mi? Bu kararsızlık zaten kararsız olan zihnimi yorduğu için kitabı kitaplığımın bir rafına bıraktım. Burada okuduktan sonra incelemesini yazdığım kitaplara göz atarsanız fark edersiniz; yakın zamanda kurgu harici kitaplar okumaya başladım. Bu da o kitapların ikincisiydi.

Kitabı elime aldığımda ilk fark ettiğim şey bunun bir roman olmadığıydı. Yani Erich Serno, işin ortasında biri olarak doğrudan raporu hazırlamış ve Emir Örgüner ve Emin Kurt Almanca’ya çevirisini aynen yapmış. O yüzden de dipnotlar çok uzun. Orijinal metni bozmak istememişler. Bunu önsözü okuyunca anladım. Dolayısıyla yazılanlar bir komutanın gözünden ham ve sert bir gerçeklik.

İlk sayfalardan itibaren ders kitaplarında okutulanlara benzer ama o kadar sığ olmayan bir anlatım yapısıyla karşılaştım. Sahadaki teknik yetersizlikler, yakıt sıkıntıları, eğitimli pilot eksikliği… Bunları okurken aklıma hep şu geldi: Bizim içinde olmadığımız savaş filmleri bize havacılığı ne kadar romantize etmiş. Oysa Serno’nun anlattığı dünyada her uçuş ayrı bir hikaye adeta.

Osmanlı ordusunun Almanya ile olan ilişkisini az çok biliyorum. Ama bu kitapta bunu çok farklı bir açıdan gördüm. Serno, Alman bir subay olarak Osmanlı komuta kademesiyle çalışıyor; ama bunu ne bir üstünlük duygusuyla ne de körü körüne bir bağlılıkla yapıyor. Aralarındaki iletişim kopuklukları, bürokratik engeller ve kültürel farklılıklar sayfalarca devam ediyor. Hiçbir şey fazla dramatize edilmemiş; kitap bu yönünden dolayı merakımı da artırdı.

İlerleyen bölümlerde Serno teknik detaylara yoğunlaşıyor; uçak modelleri, yakıt kapasiteleri, pist koşulları… Bir noktada yeni edindiğim alışkanlıkla birlikte kendimi merak ettiğim uçak modellerini not alırken buldum. Normalde bu tür teknik bilgiler beni sıkar, ama Serno bunların hikayesini öylesine etkili bir biçimde anlatıyor ki her makinenin arkasında bir insan hikayesi var olduğunu biliyorsunuz.

Filistin ve Sina cephelerindeki harekâtları anlatan bölümler ise kitabın en iyi yanları benim için. Oraların coğrafyasını zihnimde canlandırmaya çalışırken Lawrence of Arabia filminin o uçsuz bucaksız çöl sahneleri ve bu filmi izlerken uyuklamalarım gözümün önünde belirdi. Ama Serno’nun anlattığı çok daha sade ve bir ‘kitap’ olduğundan dolayı hayal gücü kısmı bize bırakılmış. Özellikle bu alanlara geçişlerde yaşanan zorluklar Toros dağlarının aman vermeyen geçişleri ve askerlerin çöl şartlarında hayatta kalma mücadeleleri. Adeta her minik konu filmi çekilecek türden unutulmaz bir anı. Hollywood’un en ufak ve bazen saçma bir konudan bile muhteşem filmler çıkarıp bunun reklamını çok iyi yaptığını düşündüğümde bu hikayelerin filmleştirilmemesi beni dehşete düşürüyor. Malum, insanlarımızın kitap okuma alışkanlığı pek iyi değil.

Fırat nehri civarındaki harekatı gözlemlemek üzere Dicle’den Felluce’ye havalanan iki uçağın ve pilotların hikayesinde dönüş yolunda Albatros uçağına kanatlara da oturarak 4 kişi binip hayatta kalmaya çalışma çabaları; Deniz Yüzbaşı Schneider’in Çanakkale ve Bozcaada semalarında Çanakkale Savaşı’nın başlamalasına şahitlik edip Türk ordularına durumu bildirdiği an; Çanakkale ve İzmir’de yedi uçak vuran en başarılı avcı pilotu Buddecke ve dahası. O kadar çok hikaye var ki.

Kitabın sonuna doğru Serno’nun tonu değişiyor. Raporun resmîliği yerini daha kişisel bir hüzne bırakıyor çünkü ayrılık vakti yaklaşmış. Savaşın yenilgiyle kapandığı günler de yaklaşırken hatırladıkları artık bir savaş raporu değil de bir mektup gibi. Bu geçiş çok iyi kurulmuş; farkında bile olmadan farklı bir ruh haliyle okumaya devam ettim.

Dürüst olmak gerekirse bu kitap Birinci Dünya Savaşı’na bakışımı genişletti. Osmanlı’nın hava gücüne neredeyse hiç tanıklık etmedim. Serno’nun bu raporu, araştırmacıların dipnotları ile birincil bir kaynak niteliği kazanmış. Bu tür birincil kaynakları okumak, ikincil kaynaklarda karşılayamadığınız bir şey veriyor size. Yazılmış olanı değil, yaşanmış olanı okuyorsunuz. Bu farkı hissettiren kitaplar az bulunur sanırım; Serno’nunki de onlardan biri.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir